RUSYA NE YANA DÜŞER USTA - Ufuk Demirbaş
Aklınıza ne gelir Rusya dendiğinde? Tabi bu soruya nereden baktığınızla, neyle ilgili olduğunuzla ilgili olarak bir çok cevap verebilirsiniz. Şöyle de sorulabilir bu soru, şimdi yaşadığımız topraklardan baktığımızda Rusya bize ne kadar yakın ne kadar uzak? Hem çok yakın hem çok uzak desem...
Bizden önceki iki kuşak boyunca bu topraklar hep ilgi odağı oldu, sadece bizim ülkemiz için değil tüm dünya için böyleydi, hem çok yakın hem de çok uzak olarak. Osmanlı döneminde Rusya ile olan çekişmeler uzun süre Osmanlının üstünlüğü ile devam etse de, çöküş süreciyle Rusya da pençelerini uzatmıştı bu topraklara. Nitekim büyük Ekim Devrimi sonrası aynı tarihlerde Anadolu'da Mustafa Kemal önderliğinde gerçekleştirilen Türk Devrimi ile kurulan dostluk uzun yıllar meyvelerini vermişti, ta ki çok partililik bilmeceleri ve demokrasi çığlıklarının atılmaya başlandığı, Amerika ile stratejik müttefiklik ilişkilerinin başlamasına dek.
Yıllar hızla akıp gitti, Sovyet Rusya tarih sahnesinden çekildi, Türkiye neredeyse bir muz cumhuriyeti haline getirildi yine demokrasi, insan hakları çığlıkları altında. Dostluksa çok daha önceleri bitmişti.

İçimde bir sıkıntı var göreceklerime dair, düşündüğümden çok daha kötü olabilir her şey! Bir devrimin yarattığı ve yıkılışlarla sarsılan bir yaşam var orada. Göreceklerim için şimdiden bir sıkıntı var içimde, ne kadar olabilir ki “dünya ile bütünleşme”! Bir haftalık kısa sürede ne kadar derin çözümlemeler yapılabilir bir toplum hakkında, hele hele bu yolculuk hızla akmaya müsaitse ki toplum buna çok daha fazla yönlendiriliyorsa! Bir hafta, üç şehir ve dönüşten ibaret bir yolculuk ne öğretebilir bize. Bir de derin bir tarih var orada kolayca silinip atılamayacak. Sorular çoğaltıla bilinir tabi. Ne görebildiysek ne kadar anlayabildiysek diyerek...
KAZAN İlk gün Kazan kentindeyiz ve bu Kazan şehrini tek görebileceğimiz gün olacak. Tataristan Özerk Cumhuriyeti'nin başkenti olan bu kenti dolaşmaya başlar başlamaz geniş caddeler, eski yapıların özenle korunması, düzenli bir kent mimarisi ile hemen Rusya ile ilgili olarak bazı verilerin ipuçlarını da edinmenize yol açmaya başlar. Rusya'nın çok büyük kentlerinden olmasa da Kazan şehri sizi etkilemeyi kısa sürede sadece caddelerinde gelişi güzel dolaşmanız bile yetiyor. Kazan kenti İstanbul ve Eskişehir kentleriyle kardeş şehir olarak kabul edilmişlerdir.
Rusya Federasyonunun içindeki ikinci büyük etnik ve dini grubu teşkil eden bölgenin başkenti Kazan'ın 1 milyon civarı nüfusuyla ortalama bir kent nüfusuna sahip. Tatarisan Özerk Cumhuriyetinin başkenti olması nedeniyle resmi dairelerin fazlalığının da nedeni. Kent ile özdeşleşen ve turistik bir çok yerde ve aksesuarlara konu olan çok ünlü bir cami var. Rusların Tatarları hakimiyeti altına aldığı dönemde direnişini sonuna kadar sürdüren Kul Şerif adına yapılan cami de sonraları harap hale gelmiş. Kazan kentinin 1000. kuruluş yıldönümünde yeniden açılan cami gerçekten görülmeye değer bir mimariye sahip.
MOSKOVA
Kazan ile olan kısmı bitince gezimize Rusya Federasyonunun başkentine Moskova'ya yol alıyoruz. İlk günkü durağımız, içimizde Nazım'ı ziyaret edecek olmamızın yarattığı burukluk olsa da önceliği Kızıl Meydan'a veriyoruz.
Hava kapalı ve bir hayli soğuk. Gerçi Ruslar için hava gayet güzel, senenin bu zamanları çok daha sert bir hava olduğundan. Hızla mozoleye yöneliyorum, Lenin'i görmek bir daha ne zaman nasip olur ki, fakat mozole kapalı. Daha sonra üç kez gittim içine girebilmek için ama hep bir şansızlık da benimle beraber sanki. Mozoleye giremedim tabi. Zararı yok en azından niyet ortada!
Rusya'nın başkenti Moskova 1147'de kurulmuş. Şehrin merkezi, bir tarafında kalın kırmızı hisarları ve 20 kulesi olan Kremlin'in Kızıl Meydan'ıdır. Kuşatmalara karşı direnmek üzere tasarlanmış olan Sobakina Kulesi gizli bir kaçış tüneli içerir. "Gizemler Kulesi" olarak çevrilebilecek olan Tainitskaya Kulesi nehre çıkan bir sualtı geçidi barındırır. Trinity Girişi kulelerin en uzunudur. Water-Hoist Kulesi Kremlin'e su sağlamaktadır. Nabatnaya Kulesi tehlike anında çalan bir alarm ziline sahiptir. Kremlin'in içindeki, İtalyan mimar Aristotle Fiorovanti tarafından yapılan Uspensky Katedrali'nde en eski Rus ikonlarından üçü bulunur. Çarlara burada taç giydirilmiştir ve Korkunç İvan'ın tahtı girişte bulunmaktadır. Ayrıca Kremlin'in içinde 14. yüzyılda yapılan Büyük Kremlin sarayı ve altın kubbeli Büyük İvan'ın Çan Kulesi vardır.
Meydanın ortasında 360 derece dönüyorum. Bir zamanlar burada askeri törenler 1 Mayıs ve Ekim Devrimi kutlamaları yapılırdı.
Etrafa bakıyorum, karşımda ünlü Basil Katedrali (1555-1560), diğer tarafta ise günümüzde Gum adlı alışveriş merkezini görürsünüz. Şayet haftasonu buraları geziyorsanız yeni evlenen çiftlerin meydanda topluca gelip fotoğraf çektirmelerine rastlarsınız.
Kızıl meydana gelmeden hemen yan tarafında Kremlinin duvarının dibinde karşınıza Meçhul Asker anıtı çıkar. Daima iki askeri nöbet tuttuğu burada ateş sürekli yanmaktadır.
Meydanın hemen sağından çıkış yaparsanız karşınıza Karl Marks Heykeli çıkacaktır.
Geniş caddelerden yol alıyoruz, ellerde biralar hiç eksik olmuyor. Dikkatimizi çekiyor bu durum. Büfelerin hemen hepsinde çeşit çeşit biralar satılıyor. Rusların başka bir özelliğinin farkına varıyoruz. Gün içinde herkes yolda yürürken, büfe kenarlarında, duraklarda bira içiyorlar. Hatta bir keresinde büfenin birinden votka istediğimizde alkol satmadıklarını söylediler. İçerde ise 80 çeşit bira satışının olduğunu söylersem bu içeceğin ne kadar normal karşılandığını hatta alkol olarak kabul edilmediğini sanırım ifade etmiş olurum.
Kızıl Meydandan çıkıp da ünlü Abrat caddesine gitmek isterseniz sizi yolda önde Dostovyevski heykeliyle Lenin Kütüphanesi karşılar. Çok büyük bir kütüphane olan Lenin Kütüphanesi günümüzde hala çok yoğun olarak rağbet görmekte.
Kremlin günümüzde müze haline getirilmiş. İçinde bulunan tiyatrosunun süslmelerindeki orak çekiçler hala durmakta. Zaten Rusya'nın bir çok yerinde halkın sıkça kullandığı metrolarda, binalarda vb. alandaki Sovyet dönemi sembollerine dokunulmamış. Hemen her yerde karşınıza eskiye dair bir şeyler çıkmakta. Kremlin içindeki kiliseler ziyaretçilere açılmış, Büyük Ivan'ın yaptırdığı dünyanın en büyük çan'ı ise kırılmış haliyle sergilenmektedir.
Moskova dedince akla gelen şeylerden biri de kuşkusuz metro sistemidir. Şehride hem daha çabuk ve ucuza gezebileceğiniz metro hayranlık uyandıracak şekilde süslemeler ve işçilikle sizi hayran bırakır kendine.
120 metreyi bulan derinliği ile, sık geçen ve sürati ile metrolar, her durakta karşınıza çıkan farklı süslemeleriyle ve yoğunluğuyla başından sonuna kadar sizi şaşırtacaktır.
Novodeviçi Mezarlığı, sadece Nazım'a değil, Gogol, Çehov, Stravinski, Shostakoviç, Sergei Eisenstein, Kollontay, Prokofyev ve daha nicelerine ev sahipliği yapmakta. Öncelikle hızla Nazım Hikmet'in nerede olduğunu bulmaya çalışıyoruz. O sırada yanımıza gelen ve ufak bi ücret karşılığında bizi gezdireceğini söyleyen yaşlı bir Rus yetişiyor yardımımıza. Doğruca Nazım'a gidiyoruz aklımda dizeler.
Ellerimi çınar ağacını ararken dikine konan heykelinde buluyorum. Gözlerim adım adım tararken mezarı aklımda onlarca dize geliyor. Bir taraftan sıralanan dizeler bir tarafta hasretlik. Bir süre sonra veda vakti geliyor ve başlıyoruz bu müzelik mezarlığı dolaşmaya.
Ülkenin en çok sevilen yazarı ise modern Rus dilininde kurucusu olarak kabul edilen Puşkin diyebilirim, ardından ise Mayakoski desem herhalde yanılmış olmam. Şehrin en önemli merkezlerinin birinde dev Mayakoski heykeli de, bizi mezarlıkta gezdiren Rus da Mayakoski'ye verilen önemi kanıtlarcasına vurgularken, aynı Rus tarafından Mayakovski dediğimde kendiliğinden başlayıp yüreklice okuduğu şiiri ile bize kanıtladı yeterince.
Moskova kısmını Heykel Parkı gezimizle noktalamaya karar veriyoruz. Bakımsız olan bu parka da Sovyetlerin dağılmasından sonra buraya getirilen heykellerle beraber bir çok irili ufaklı heykeller de sergilenmekte. Devrim önderlerinden sanatsal çalışmalara dek onlarca heykel sergilenmekte bu açık hava müzesinde.
PETERSBURG/LENİNGRAD
Son iki günümüzü daha kuzeydeki Petersburg kentine ayırıyoruz, erken saatlerde de şehre varıyoruz. Şehirde hava kapalı ve soğuk. Öyle bir şehir ki havanın kötü olmasının bir anlamı kalmıyor Nevski caddesinde yürümeye başladığınızda.
Rusya'nın batı kültürel geleneğinden en çok etkilenen kenti burası. Kent mimarisi esas olarak adını da aldığı Büyük Petro'nun etkisinde gelişmiş ve imparatorluğa 200 yıl başkentlik yapmış. Moskovaya 700 km uzaklıkta bulunan kent Rusya'nın da ikinci büyük kenti. Neva Irmağı deltası üzerinde uzanan kent, ırmak yatakları ile kanalların kesiştiği, köprülerle birbirine bağlanmış adalardan oluşur.
Finlandiya körfezinde bulunan kent tam bir açık hava müzesi. Yönümüzü ilk olarak Saray Meydanına çeviriyoruz. Burası hem imparatorluk iktidarının meydanı hem de Ekim Devriminin Kışlık saray baskınının da mekanı olmuş. Kendi kendime Kışlık Saraya Hücum bestesini mırıldanıyorum. Müthiş etkileyici meydana da bulunan dünyanın en büyük müzelerinden Hermitaj bulunmakta.
2.700000 esere sahip bu müzeyi ciddi olarak dolaşmak isterseniz tamamını olamsada sanırım bir haftanızı ayırmanızı gerektiğini söylersem yanılmış olmam.
Son söz olarak...
Sovyet bürokrasisinin iyice kireçlenip sistem değişikliğine karar vermesinden sonra yaşanan gelişmeler, eşitsizliği inanılmaz derecedeki kısa bir sürede akıla almaz boyutlara ulaştırmıştı. Halkın yoksul tabakası daha da dibe indirilmeye çalışılırken oligarklar hızla türemiş ve ülkenin en stratejik noktalarını da ele geçirmişlerdi.
Sovyetlerin dağılmasıyla vahşi kapitalizm tekrar sosyalist sistemin güç toparlamaması için sanki var gücüyle Rus halkını değiştirme işine girişmiş. Mafyalaşma, yoksullaşma, apolitikleşme, bencillik ve geçmişe karşı duyulan öfke ciddi şekilde planlı bir sistematik içinde yürütülmekte. Kurucuyu yıkarsan ülkeyi de yıkarsın!
Rusya'da bugün Stalin'e karşı olan öfke ve saldırı argümanları aslında doksanlı yılların dağılma süreciyle batılı merkezlerin allayarak sundukları malzemelerle aynı. Nasıl ki Troçkizmin keşfinin de aynı tarihlere denk gelmesi gibi!
Rus gençliği bizim gençliğimizin içinde bulunduğu sosyo-kültürel ve sosyo-politik durum anlamında bir adım daha önde diyebilirim. Bu ilerilik olumsuz anlamda tabi. Batılı kültür kendini esas ve tek olarak önde gördüğü içindir ki ve işine de böyle geldiği için dünyanın her yanına kendi yaşam tarzını egemen kılmaya çalışmakta, bunu yaparken de dünyanın en ücra köşelerine kadar giden insanlarını farklı kültürel etkilenme adı altında aslında kendi yaşam ve beğeni kıstaslarını, turistikleştirme, ticarileştirme gibi nedenlerle yerel kültürlere de benimsetmekte. Kozmopolitizm, evrensellik, vatansızlık gibi kendilerine has jargonuyla beraber aslında egemen kılınan batılı tekellerin çıkarları değil de nedir? Bu aynı zamanda tek tipleşme değil de nedir? Bu durum Rusya'nın iki büyük kentinde bariz biçimde göze çarpmakta.
İnsan bedenine, doğaya, üretime, topluma yabancılaşmasının en vahşi noktalarını, kapitalizminde en vahşi ilişkilerinin doğmasıyla somutlaştırırken böyle gitmez diyenlerinde yakında büyük güçler ile tarih sahnesine çıkmasının vakti yakındır, aksini düşünmek bile ürkütücüdür. |